Sayfa Üstbanner

Yaşam 360

ÖMER SEYFEDDİN VE HİKAYESİ OLMAK


Ömer Seyfeddin hikâyeleri ile büyümüş bir nesiliz.  Ancak Ömer Seyfeddin ile ilgili anlatılan bir hikâye vardır ki en az yazdığı hikâyeler kadar anlamlıdır. 
1917 yılında Afyon lisesinde öğretmenlik yaptığı yıllar aynı zamanda Birinci Dünya Savaşının sıcak zamanlarıdır. Bir gün bir gazete haberinde Avusturya’nın Osmanlı ülkesine pirinç yardımı yapacağı yazar. Öğretmenler odasında hararetli bir tartışmanın ateşlenmesine sebep olan bu haber öğretmenleri ikiye ayırır. Bir kısmı Avrupa milletine güven olmayacağını, temkinli olunması gerektiğini savunurken diğer kısmı “müttefik dediğin ittifakın gereğini yapmalı” tarzı konuşmalar yapar.  Öğretmenlerin yaptığı, zaten çok okulun olmadığı zamanlardaki bu tartışmanın günümüz tv programlarındaki aydın tartışmalarına benzer bir tartışma konusu olduğu söylenebilir. Edebiyat öğretmeni Ömer Seyfeddin’in suskunluğu, tartışmanın ilerleyen bir aşamasında, öğretmenlerden birinin dikkatini çeker. Okumuş yazmış birisi olarak toplumun aydın tabakasını temsil ettiğini vurgulayarak Ömer Seyfeddin’den konu ile ilgili fikrini isterler. Ömer Seyfeddin ise bu konuda kendisinin değil çaycının cevap vermesini ister. Çaycı çağrılarak pirinç yardımıyla ilgili fikri sorulunca çaycıdan “palavradır beyim, Avusturya bize niçin pirinç versin. O da savaşıyor biz de, bulsa kendi yer neden bize versin” cevabı gelir. Hemen bir “zaten sana soranda suç” tazı homurtular ve yazara “senin aklına uyduk” nev’inden serzenişler yükselir. Ama bir yıl gibi kısa zaman sonra Avusturya’nın ekonomik çöküntüyle savaştan çekilmesi çaycıyı haklı çıkarır.  Henüz otuzlu yaşlarında milletin bu özelliğini keşfeden yazarın hikâyelerinin yüzyılı aşmasına rağmen tazeliğini korumasına şaşmamalıdır. Hikâyesini anlattığı bir toplumu tanıdığı gerçektir. Toplumun da kendinden gördüğü kişilerle ilgili hikâyeleri yazılı olmasa da sözlü olarak birbirine yaydığı da öyle aşikârdır.

Hikâyeleri yüzyılı aşkın bir süredir tazeliğini koruyan yazarın hikâyeleri kadar ilginç bir yaşam öyküsü vardır.  36 yaşında hastalığını bir mektupla anlattığında doktor arkadaşının “azizim bol bol portakal ye” tavsiyesi, şeker hastalığının bilinmediği bir dönem olduğundan, yazarın ölümünü daha da hızlandırmıştır. Öldüğü hastanede, tanınmadığından cesedinin tıp öğrencilerine kadavra olarak tahsis edilmesi mi, yoksa hasta bakıcının kadavra ile yalnız kadavra olduğu için hatıra fotoğrafı çektirmesi mi daha hazindir bilinmez. Bilinen o ki her meşhur edebiyatçı gibi kendi devrinde değer görememe durumu genç yazar için de geçerli olmuştur. Yazdığı kadar yaşadıkları da ayrıca birer hikâye olmuş denilebilir. Belki de edebiyatçılarda bizim ilgimizi çeken, onları bir şekilde yaşamları ve anlattığı hikâye ile özdeşleştirmemizdir denilebilir.

Yaşanmış, gözlemlenmiş veya duyulmuş olayların kulaktan kulağa aktarılarak anlatıldığı bir hikâye kültürümüz vardır. Benzer hikâyelerin yöreden yöreye faklı kahramanlarla veya küçük değişikliklerle değişerek de olsa anlatıldığı bir hikâye kültürünü farklı yörelerden okumak, çalışmak veya askerlik için bir araya gelmiş insanlardan gözlemlemek mümkündür. Yine aynı şekilde toplanan bu insanların dağılması ile yörelerine yeni hikâyeler götürdüğü de bir gerçektir.  Benzerini mutlaka duymuş olabileceğiniz bir hikâyeyi de bir Tarsus yerlisinden dinlemiştim. Hikâyeden çok anlatıcının anlatırken ki sahiplenişi hafızama yer etmiş olan hikâyede bir Tarsus köylüsü ile bir profesörün tren yolculuğunda aynı kompartımana denk gelmesi anlatılır. Hocanın kibri, köylünün giyinişi, birbirini rahatsız eder. Köylünün durumdan rahatsızlığı ve ders verme ihtiyacı hocaya bir teklife dönüşür. Her ikisi de birbirlerine birer soru soracak ve doğru cevaplar ödüllendirilecektir. Ancak şartlar eşit olmadığından hoca bilemezse 100 lira köylü bilemezse 10 lira karşıya ödeme yapacaktır. Köylü önce kendisinin soracağını söyleyerek hocaya üçayaklı hayvan olup olmadığını sorar. O saatten sonra hoca için yolculuk işkenceye döner. Cevabı bir türlü veremez. Tren Sakarya’ya ulaştığında pes ederek cevabı bilmediğini itiraf ile 100 lirayı köylüye verir. Bu defa yenilginin hırsıyla köylüye aynı soruyu sorar. Köylü ise kendisinin de bilmediğinden bahisle hemen 10 lirasını hocaya takdim eder. İstanbul’a vardıklarında ise köylünün kibri hocanın mahcubiyeti yolculuğun kazanımıdır. Belki içlerinden çıkan bir eğitim neferinin köylülere bakışı, belki tren yolculuklarının nasıl geçmesi gerektiği gibi kaygılar, benzer hikâyelerin üremesine ve çoğalmasına sebeptir.

Toplumsal yönelişlerimizin hikâyeleri de güncellediği görülür. Hikâyeler aslında bir sahiplenme aşmasıdır. Hikâyesi olan bir zümre ya da meslek toplum tarafından sahipleniliyor artık denilebilir. Osmanlı vezirleriyle ilgili her türlü hikâyeyi duymak mümkün iken padişah ile ilgili hikâyelerin bir süzgeçten geçtiğini ve belli ahlaki değerler etrafında döndüğünü söylemek mümkündür. Yine paşa hikâyeleri hemen her konuda var iken hanım sultanlar ile ilgili çeşitlilik pek görülmez. Yine cumhuriyet döneminde memlekete gelen yabancı iş kolları veya Avrupaya giden Türkler ile ilgili hikâyeler çeşitlilik gösterirken eskinin Arap ve Mısırlı hikâyeleri güncelliğini yitirir.

Aslında İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasının hızlanmasının tarikatlar yoluyla olmasını da tarikatların dini hikayeleştirerek anlatmasına bağlayabiliriz.  Hikâyeler yoluyla kural ve öğretiler hem günlük hayata uyarlanmış olmakta hem de akılda kalıcı olmaktadır. Ayrıca hikâye anlatma hevesimizin de bu öğretilerin aktarımını yayması da ayrı bir boyuttur. Yine aynı şekilde kurulan bir devletin kurucuları ile ilgili olarak anlatılan hikâyelerin devletin toplum nezdinde kabulünü sağladığı da görülür. Osman Beyin çınar rüyası, Şeyh Edebalinin kızıyla evlenmesi gibi hikâyesi gerçeğinden daha tesirli ve yaygın hikâyeleri de bu gözle incelemelidir. Varlığı hiçbir kayıtta doğrulanamayan Ulubatlı Hasan benzeri hikayeleri de aynı şekilde değerlendirebiliriz. Benzer şekilde toplumda lider olarak kabul görmüş siyasetçilerimiz için de mutlaka birkaç hikâye duymuşuzdur. Aslı olup olmaması bir yana zamana göre de değişebilen hikâyelerin devamı ve yayılması da liderliklerinin bir sebebi mi yoksa sonucu mu olduğu çözümsüz bir ikilem gibi karşımıza çıkar.

Hemen her meslek grubuna, zümreye ait hikâyelerin kendi meslek grupları başta olmak üzere anlatılması ve güncel durumlara göre yenilenmesi, aile içinde dahi iletişimin hikâyeler yoluyla olması, edebiyat dünyasının meşhurlarının mutlaka hayat hikâyeleriyle birlikte anlatılması insanda bir hikâye ihtiyacı doğurduğu muhakkaktır. Yoksa hayat hikâyesi denilen şeyin sadece anlatılmak için yaşanılan bir şey değil, başkalarına anlatmaya değer bir hayat olması gerektiğine işaret eder.

Hikâye sever bir millet olarak okumaya değil dinlemeye meyilliyiz. Bu yüzden yazarlarımızda bir etrafa anlatacağımız bir süreklilik ararız. Her kitabında farklı hayatlar sunmaya çalışan yazarlar, eğer bir yönde kendileriyle yarışmıyorsa, tutunamıyorlar.  Ya da yazdıklarının yanında, yaşadıkları ilgimizi çekmiyorsa veya yazdığı ile yaşadığı da uyuşmuyorsa toplumda karşılık bulamıyor. Aslında çok okumasak da okuyacağımızı iyi seçtiğimiz muhakkak. Ömer Seyfeddin’e bu gözle baktığımızda hikâyeleri daha da ilgi çekici olmuyor mu? Ne dersiniz.
                                          
                                         Hüseyin Avni GÜLLÜ
                                        EĞİTİM YÖNETİCİSİ

ÖMER SEYFEDDİN VE HİKAYESİ OLMAK ÖMER SEYFEDDİN VE HİKAYESİ OLMAK Reviewed by Kamil Güden on Ağustos 20, 2018 Rating: 5

4 yorum:

  1. Ömer seyfettini okumaya ilk okulda başlamıştım bende yeri ayrıdır

    YanıtlaSil
  2. güzel yazı olmuş kaleminize sağlık. Ömer Seyfettin ve onun hikayeleri yalnızca ilkokulda değil hayatın her döneminde okunabilir. Ömer Seyfettin'in hikâyelerindeki unsurlar kültürümüzden gelir. kimi zaman mizahi bir anlatım kimi zaman mesaj verici bir tarz vardır. Ömer Seyfettin bizden bir parçadır aslında.

    YanıtlaSil
  3. güzel yazı olmuş kaleminize sağlık. Ömer Seyfettin ve onun hikayeleri yalnızca ilkokulda değil hayatın her döneminde okunabilir. Ömer Seyfettin'in hikâyelerindeki unsurlar kültürümüzden gelir. kimi zaman mizahi bir anlatım kimi zaman mesaj verici bir tarz vardır. Ömer Seyfettin bizden bir parçadır aslında. (RECEP ZEYBEK)

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.