Sayfa Üstbanner

Yaşam 360

YAMAN MÜDÜR-Öykü


      
1993 Yılının Eylül ayında ne büyük umutlarla gelmiştim Adana’ya. Beş yıl Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde çalıştıktan sonra Adana’ya geliyordum. Hem büyük abim de buradaydı. Üstelik memleketim Hatay’a da çok yakındı. Arada bir hafta sonları, hasta anne ve babamı da görecektim. Her şey benim için çok güzel gözüküyordu. Babamın görevi dolayısıyla 30 yıl önce doğduğum topraklara genç, idealist, dinamik bir öğretmen olarak yeniden geliyordum. Uzak değildim bu topraklara. Çocukluğum ve gençliğimin bir kısmı acılarla Çukurova’nın sivrisinekli tarlalarında çapa kazarak,50 derece sıcakta pamuk toplayarak geçmişti. Ceyhan nehrinden tankerlerle getirilen bulanık suları tarla kenarlarında çeşme başlarına ağzımı dayayarak çok içmiştim.
     Hiç unutamadım yedi kardeş bir çadırın içinde yattığımızı ve on beş gün yıkanamadığımız sarı sıcak günleri. Unutamadım anamın nakışlı mendilini ve dondurmacılardan pamuk toplarken alıp yaladığımız dondurmaları. Daha on yaşındayken Toktamış köyünden Ceyhan nehrini yüzerek geçip Yılankale’ye geçişimizi hiç unutur muydum?
   Renault 12 Toros Kırmızı arabamla, yeni görev yerim olan Feke Kırıkuşağı köyüne doğru yol alırken, çocukluğum ve gençliğim bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Arabamı da Diyarbakır’da çalışırken olağanüstü bölge tazminatları ve abimin yardımlarıyla zar zor almıştım. Doksanlı yılların başında araba almak öyle kolay bir iş de değildi. Arabayı Diyarbakır’dan Dicle ilçesine götürürken hüngür hüngür ağlamıştım.
     Branşım Çocuk Gelişimi/Okul öncesi olmasına rağmen beni Feke’nin Kırıkuşağı köyüne sınıf öğretmeni olarak atamışlardı. Yanlışlığı dile getirmeme rağmen, kimse benim Okul Öncesi öğretmeni olduğuma inanmıyordu. Ben de gidip bir okulu göreyim, gerekirse sınıf öğretmenliği de yapar, köyde de ev bulup taşınırım diyerekten yollara koyulmuştum.
    Kozan’dan çıkıp kıvrımlı dar yollara saptığımda, Adana’nın vahşi doğasıyla da karşılaştım. Zira çocukluğum ve gençliğimde buraları hiç görmemiştim. Buralar ova gibi düz değildi. Her taraf ormanlık ve sarp kayalıklarla doluydu. Bir ara debriyaja basmadan vites değiştirmeye kalktım arabanın. Uçurumlu köy yollarından Kırıkuşağı köyüne ulaştığımda vakit öğleni gösteriyordu. Hemen İlkokulu bulup okul müdürüyle tanıştım. Okulun bölümlerini gezip bilgi aldım. Köyde sürekli akan bir suyun olmadığını,500 metre öteden borularla bir suyun getirildiğini ancak onun da yeterli olmadığını söyledi okul müdürü.
     Ev bulmak için okul müdürüyle beraber köylülerle görüşmeye çıktık. Birkaç ev baktıktan sonra okula yüz metre mesafede eski bir köy evi için anlaştık bir köylüyle. Yapacak bir şey yoktu, görev kutsaldı. Diyarbakır da terörün içinde beş yıl geçirmiştim. Zaman zaman çatışmaların içinden geçmiş, evin içinde yeni doğan bebeğimizle tam siper yatmıştık defalarca eşimle beraber. Okul müdürüne; birkaç gün içerisinde göreve başlamak için geleceğimi belirtip izin istedim.
     Adana ya vardığımda aklım karma karışıktı. Acaba itiraz edip, ben sınıf öğretmeni değil, okul öncesi öğretmeniyim deyip itiraz mı etseydim? Abim, fabrikada çalışan bir arkadaşının eşinin Milli Eğitim Müdürlüğünde memur-şef olduğunu söylemişti.
Ertesi gün onun yanına gidip durumu anlattım, o da beni şube müdürüyle görüştürdü. Tabi herkesin garibine gidiyordu erkek okul öncesi öğretmeni olmam. Sanki uzaylıymışım gibi yukarıdan aşağıya süzüyorlardı beni.
İlk görev yerim Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde göreve başladığımda da İlçe müdürü beni şöyle bir süzmüş oranın şivesiyle’’yav biz şöyle boylu poslu gözel bir kız bekliyorduk karşımıza sen çıktın,’’demişti.
   Şube müdürü bir dilekçe yazmamı ve ekine de mezun olduğum diplomamı ekleyip evrak kayıta vermemi istedi. Bu arada Valilikteki bir Vali yardımcısının da Hataylı olduğunu öğrendim orada. Randevu alıp kendisiyle görüştüm. Yardımcı olacağını söyledi. Siyaset o zaman da istediğini yaptırıyordu. Adamı olan istediği okula tüm kuralları alt üst ederek gelebiliyordu. Liyakat o zaman da yoktu anlayacağınız.
     Geçici olarak yanlarına yerleştiğimiz abimin evine gidip güzel bir dilekçe yazdım, ekine de Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesinden mezun olduğum diplomamı ekledim. Devlet’in ilk resmi dilini, tüm yazışma sistemlerini Manisa da bölük yazıcısı olarak askerlik yaparken altın kalpli bir başçavuşumuz öğretmişti bana. Hayatımın en büyük derslerini ondan öğrenmiştim. Meslek hayatım boyunca birçok avukat ve gazeteci ‘’sen bizden daha iyi savunma ve haber yazıyorsun, senin yazdığın hiçbir şeyde değişiklik yapmıyoruz’’ derlerdi.
   Dilekçemi Milli Eğitim Müdürlüğüne verip beklemeye başladım. Zaman gittikçe de daralıyordu. Zira 15 gün içerisinde görevime başlamam gerekiyordu.30 Eylül 1993 günü abimin evindeki telefon uzun uzun çaldı. Yengem mutfakta olunca hemen ben koşup açtım. Millî Eğitim Müdürlüğünden telefon eden kişi acil olarak Milli Eğitim Müdürlüğüne gelmemi istiyordu. Hemen hazırlanıp evden çıktım. Dolmuşa binip eski Vilayete doğru yol aldım.
Şoför bir taraftan sigarasını içerken diğer taraftan da yolculara aldırmadan teybin son sesini açıp müzik dinliyordu. Ferdi Tayfur’dan ‘’Neyleyim sen yoksan eğer dünyanın servetini’’şarkısı çalıyordu. Müzik sesi fazlaydı ama ben de çok seviyordum bu şarkıyı(Dinlemenizi tavsiye ederim).
     Yağ camide dolmuştan inip küçük esnaf dükkânlarının kenarındaki dar kaldırımlarda yürümeye başladım. Büyüksaat civarında Ramazanoğlu konağı ve Ziya Paşa türbesinin etrafında, tarihin gizemli kokularını içime çekip Adana’nın güz sıcağını tüm vücudumda iliklerime kadar hissettim. Saat 12 ye geliyordu, mesai bitmek üzereydi. En iyisi Kazancılar çarşısına girip ya Adana kebabı ya da ciğer yemekti. Düşünmeden dönüp Kazancılar çarşısına girip tarihi lokantaya girdim. Bir Adana Kebabı ve şalgam istedim. Salatalar her zaman bedavaydı Adana da. Hiç bir yerde göremezdiniz bu hizmeti. Afiyetle yemeğimi yedikten sonra, yürüyerek 5 dakika içerisinde Valilik binası içerisindeki Milli Eğitim Müdürlüğüne girdim. Tarihi binanın taş merdivenlerinden heyecanlı bir şekilde ikinci kata çıktım.
    Atama börosundaki memur dilekçeme cevap verildiğini belirterek yeni görev yeri yazısını verdi bana ve en geç bir gün içerisinde yeni görev yerinde göreve başlamam gerektiğini söyledi. Yazıyı açıp okuduğumda aynen şöyle yazıyordu:
‘’İlgilinin Okul Öncesi Öğretmeni olduğunu ispat etmesi üzerine, Feke Kırıkuşağı köyüne yapılan sınıf öğretmenliği atamasının iptal edilerek il merkezindeki Papatya Anaokuluna okul öncesi öğretmeni olarak yapılmasına.’’
Vay be dedim kendi kendime Fakülte diplomam olmasaydı benim okul öncesi öğretmeni olduğuma inanmayacaklardı.
   1 Ekim 1993 günü sabah erkenden Feke ye doğru yola çıktım, yine ‘’Kırmızı Kız’’ arabamla. Edindiğim yol tecrübesi ve sevinçle kıvrımlı yolları daha rahat çıktım bu sefer. Milli Eğitim Müdürlüğü yazısına istinaden Feke Kaymakamlığında bir saat içerisinde göreve başlayıp ayrıldım. Genç Kaymakam kafasını sallayıp evrakı imzalayarak gönderdi beni. Bu arada İlçe Milli Eğitim Müdürlüğündeki memurlar aracılığıyla Kırıkuşağı köyü İlkokulu Müdürüne yeni atamam dolayısıyla göreve başlayamayacağımı ve kiraladığımız evden vazgeçtiğimiz haberini özür dileyerek bildirdim.
    Hızla yola çıktım tekrar. Adana ya ulaşıp mesai bitmeden görevime başlamam gerekiyordu. Feke den Kozan Dağılcak’a fazla uzun sürmeden vardım. Dağılcak da 10 dakika ara verip buranın temiz oksijenini tasarruflu ampul gibi harcamak için ciğerlerime çekip depoladım. Torosların en yüksek yerlerinden kıvrıla kıvrıla akan derenin saf, köpüklü soğuk sularını defalarca çarptım yüzüme. Oh be hayat vardı burada. Yine geleceğim sana Dağılcak diyerek tekrar yola koyuldum.
   Merkez Cami civarından, E-5 karayolundan Mersin yoluna doğru döndüm. Okulum buraya uzak değildi. Ana yoldan 500 metre içeride küçük bir Anaokuluydu. Kırmızı Kızı’mı okulun ön tarafına park edip okulun kapısına doğru yöneldim. Köhnemiş eski demir dış kapıyı iterek okul içerisine girdim. Okul kapısı önünde, ince yüzlü, kısa boylu saçlarını arkaya taramış, gözlük numaraları hayli yüksek yaşı 50 civarında hizmetli olduğunu tahmin ettiğim bir erkek beni karşıladı. Yabancı olmadığım doğulu şivesiyle:
 ‘’Buyurun ne için gelmiştiniz, ’’dedi. Bu okula yeni atanan okul öncesi öğretmeni olduğumu ve okul müdürüyle görüşmek istediğimi söyleyince:
‘’Dalga mı geçiyorsun hemşehrim, bir şey satmaya geldiysen boşuna, hadi dışarı, ’’dedi.
Israr edince inanmamış bir yüz haliyle ‘’Bekle müdire hanıma sorayım,’’diyerek içeri girdi. Birkaç dakika sonra dışarıya çıkıp biraz da sertçe ‘’Geç, müdire hanım seni bekliyor, ’’dedi.
Henüz 30 yaşındaydım; tepeden biraz dökülmüş olsa da saçlarım ve bıyıklarım daha simsiyahtı. Üzerimde kısa kollu mavi bir gömlek ve kumaş bir pantolon vardı. Taş çatlasa 65 kiloyu geçmezdim.
Okulun içine girdiğimde bayan bir hizmetli girişin sağ tarafındaki odayı göstererek ‘’Müdire hanım sizi bekliyor, ‘’dedi.
Kapıyı çalarak içeri girdiğimde; küçük 12m2 lik bir müdür odasında eski bir makam masası, ön tarafında yıllanmış iki siyah oturma koltuğu, aralarına konulmuş kahverengi bir sehpa vardı. Makam masasının ortasında yıllara meydan okuyan bir sumen takımı, sol tarafında 70’li yıllardan kalma çevirmeli siyah bir telefon vardı. Makam koltuğu ise fiyakalıydı. Koltukta oturan siyah gözlü, kıvırcık saçlı, iyi makyaj yapmış bayan müdire hanım ise daha fiyakalıydı.
‘’Merhaba efendim ben Muzaffer AKIN, okulunuza okul öncesi öğretmeni olarak atandım.’’
Branşının sınıf öğretmeni olduğunu sonradan öğrendiğim bayan müdire hanım bana küçümseyici bir bakış fırlatıp kahkaha atarak ‘’Erkek Okul Öncesi öğretmeni öyle mi? ‘’dedi.
‘’Atamanız yanlış yapılmış olmasın hocam, Anaokullarında sadece bayan öğretmenler görev yapar, ’’dedi kendinden emin bilgiç bir tavırla.
Ben de daha önceleri defalarca anlatmaktan bunaldığım bir halde, dilimin döndüğünce Ankara Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi ve Okul Öncesi Eğitimi bölümü mezunu olduğumu, bu bölüme artık erkek öğrencilerin de alındığını, benim ilk mezunlardan olduğumu, Feke’ye yanlışlıkla sınıf öğretmeni olarak görevlendirildiğimi, Millî Eğitim Müdürlüğünün bu yanlışlığı gidererek atamamı buraya yaptığını söyledim.
Atama evraklarımı elimden alıp her sayfasını dikkatlice inceleyerek, ’’Evet görünüşe göre her şey doğru, hoş geldiniz hocam, ’’diyerek oturmaya buyur etti beni.
Hizmetliyi çağırıp çay getirmesini istedi.1 Ekim 1993 Cuma günüydü. Öğleden sonra saat 16.00 civarı resmen bu okulda göreve başlamış oldum. Müdire hanım şu an için ücretli bir öğretmenin görev yaptığını onun yerine Pazartesi gününden itibaren benim görev yapacağımı söyledi.
Pazartesi benim için büyük bir gün olacaktı.. Hem yeni öğretmen arkadaşlarla tanışacak hem de yeni öğrencilerimle eğitime başlayacaktım. Hafta sonu heyecanlı, tedirgin, aynı zamanda sevinçli bir şekilde geçti. Eşimle oğlumuz Nuri’yi alıp Pazar günü okulu dışarıdan görmeye geldik.
‘’Baba beni de okula getirecek misin? dedi oğlum.
‘’Evet, oğlum her gün arabamızla seninle beraber geleceğiz bu okula ’’dedim sevinçle. Oğlumuzu çocuk parkında oynatıp daha sonra da Arkeoloji müzesini gezip evimize döndük.
Pazartesi sabah erkenden kalkıp traş olup takım elbisemi giydim. Kırmızı Kız’ıma binip okulun yolunu tuttum. Saat 07.30 da okul kapısının önündeydim. Yeni bir yerde göreve başlamanın korkusuyla ürkerek okulun içine girdim. Nöbetçi öğretmen henüz yeni gelmişti okula. Daha önceden göreve başlayacağımın haberini almış olmalı ki ‘’Günaydın, hoş geldiniz hocam, ’’dedi sıcak bir gülümsemeyle. ‘’Günaydın,’’ dedim aynı şekilde sıcak bir tebessümle.
Hem okulun öğretmenleri, personelleri hem de veliler beni merak ediyorlardı. Alışkındım aslında böyle durumlara. Yaklaşık 5 yıl Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde bir İlkokulda Okul öncesi öğretmenliği yapmıştım. Oraya da ilk gittiğimde herkes merak etmişti beni. Hatta bazı  öğretmenler sivil polis ya da Mit mensubu mudur diyerek mesafeli davranmışlardı ilk başlarda.
Sonunda sınıfıma girdim.5 yaş grubu yaklaşık 20 öğrencim vardı sınıfımda. Kimisi amca, kimisi de abi diyordu ilk gün. Birkaç gün içerisinde öğretmenim demeye başladılar. Dicle de 5 yıl içerisinde yeterli tecrübeyi kazanmıştım çocuklarla ilgili. Kısa sürede hem çocukların hem de velilerin güvenini kazandım. Hatta başka sınıflardaki bayan öğretmenlerde çocukları olan veliler bir ay sonra çocuklarını bana vermek için idareye başvuruyorlardı.
Günler akıp geçiyordu. Okuldaki öğretmen ve personelle benim aram iyiydi ama öğretmenlerin okul müdürüyle uzun zaman önceden beri süregelen büyük sorunları vardı. Zaman zaman okul müdürü ve öğretmenlerle konuşuyordum. Herkes kendi açısından haklıydı. Ben ise yeni geldiğimden henüz tam olarak kimseyi tanımıyor dolayısıyla ortada kalıyordum.
Kasım ayının sonuna doğru okul müdürü bir gün beni odasına çağırdı. Okulda bir Müdür Yardımcısına ihtiyaç olduğunu ve kabul edersem yazımı göndereceğini söyledi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Öğretmen arkadaşlarımla kötü olmak da istemiyordum. Bir iki gün düşündükten sonra belki bu yolun bana yeni kapılar açacağını düşünerek kabul ettim yapılan teklifi.
İki hafta sonunda Müdür Yardımcılığı onayım gelmişti. Öğrencilerimi bırakmak zor olsa da yeni görevime başlamıştım artık. Okul müdürü göreve başlar başlamaz benden de aldığı yönetimsel güçle beni kullanmaya başladı.
Öğretmen arkadaşlara hakaretler, tutanaklar, mobbingler her şey vardı. Tüm bunları kayıtlara da benim geçirmemi istiyordu. Anlaşılan öğretmenlerin çoğunu bu okuldan göndermeye kararlıydı. Zaman geçtikçe okul müdürünün gerçek yüzünü ben de görmeye başladım. Yaptığı usulsüzlükleri gördükçe de vicdanım bunları kabullenemez oldu. Kayıtsız şartsız tüm olaylarda onun yanında olmamı istiyordu. Ben ise hayatım boyunca hep haklının yanında olmuştum.
Bir süre sonra benden ona hayır gelmeyeceğini anladı ve bana karşı da tavır koymaya başladı. Hatta hakaret etmeye başladı. Sessizliğimi ve sabrımı korumaya çalıştım. Ben dahil okuldaki herkes kendini diken üstünde hissediyordu. İlk başladığımda koşarak gelmek istediğim okula artık gelmek istemiyor, ayaklarım geri çekiyordu eve doğru beni. Akşam saatin 5 olmasını dört gözle bekliyordum diğer öğretmen ve personeller gibi. Her koridorda gördüğünde mutlaka bir laf sokuyordu. Hatta üzerimdeki tüm görevleri de almıştı.
Birinci dönemin sonu gelmiş öğretmenler yarıyıl tatiline gitmişlerdi. Ben ise müdire hanım, memur ve bir hizmetliyle baş başa kalmıştım. İkinci haftanın sonunda Çarşamba günü öğleden sonra şeker hastası olan babamı görmek için iki gün izin almak istedim. İznimi Cumartesi, Pazar’la birleştirip hem dört günlük kısa bir tatil yapacak hem de annemi, babamı ve kardeşlerimi görecektim.
İzin kâğıdımı imzalatıp gitmek için saat 16.00 ya kadar müdire hanımı bekledim ama okula gelmedi. Sonunda telefonla kendisine ulaşıp durumu anlatıp izin almak istediğimi belirttim. Gayet güven veren bir ses tonuyla ‘’Git kardeş ben senin evraklarını imzalar gereği neyse yaparım, canını sıkma, ’’dedi.
Ondan aldığım güvenle akşam beş civarı okuldan ayrılıp eve geldim. Eşim tüm hazırlıkları yapmıştı. Hemen oğlumuz Nuri’yi de yanımıza alarak Kırmızı Kız’ımızla Hatay’a doğru yola çıktık. Üç saat sonra akşamın karanlığında köyümüze ulaştık. İnsanın dünya da geçireceği en kaliteli zamanlar anne babası ve kardeşleriyle geçireceği zamanmış derler. Ne kadar da haklıymış bu söz, dört gün dört saat gibi geçmişti sanki.
Pazar günü akşama doğru tekrar Adana ya doğru yola çıktık. Pazartesi okullar açılıyordu, erkenden okulda olmak gerekiyordu. Geceyi yeni bir döneme başlamanın getireceği tedirginlikleri düşünerek uykusuz geçirdim.
Sabah erkenden okulun kapısında oldum. Velilerimi, öğrencilerimi kapıda karşıladım. Dikkatimi çeken bir şey ise memur ve hizmetlinin bana bakıp, bakıp bir şeyler konuşmalarıydı. Aldırmadım, bir süre sonra odama geçip çalışmaya başladım.
Saat 10.00 civarı hizmetli odama gelip müdire hanımın beni çağırdığını söyledi. Yerimden kalkıp, ceketimi düğmeleyip, odasına giderek kapısını çaldım.
‘’Gel Muzaffer hocam, buyur otur, ’’dedi.
Bir şeyler olacağını hemen sezdim. Karşısındaki koltuğa oturarak ‘’Buyurun müdire hanım,’’ dedim.
‘’Hocam bizim artık müdür yardımcısına ihtiyacımız yok, onun için de istifa dilekçenizi hemen verin,’’dedi.
Ben de beni Adana Valiliği Milli Eğitim Müdürlüğünün atadığını, şu an için istifa dilekçesi vermemi gerektirecek bir durum olmadığını söyledim.
‘’Sen ne demek istiyorsun hocam, istifa edeceksin, zaten iki gün görevine mazeretsiz olarak gelmedin,’’ dedi.
Anladım ki müdire hanım beni oyuna getirmişti. Bana izin kâğıdını ben ayarlarım diyerek tuzak kurmuştu, hem de büyük tuzak.
‘’İstifa etmiyorum,’’ diyerek odasından çıktım. Bu arada memurumuz ve bayan hizmetlimiz yanıma gelerek ağızlarındaki baklayı çıkarttılar. Meğerse müdire hanım, okula gelmediğim iki gün ‘’Müdür Yardımcısı Muzaffer AKIN görevine mazeretsiz olarak gelmedi’’ diye tutanak tutup memur ve hizmetliye de imzalatmış. Onların dediğine göre zorla imzalatmış tutanağı.
Evet, durum benim için hiç de iç açıcı değildi. Devlet Memurları Kanununu incelediğimde göreve bir gün mazeretsiz gelmemek ‘’Aylıktan kesme’’iki gün gelmemek ise ‘’Kademe ilerlemesinin durdurulması’’ cezasını gerektiriyordu. Her ne kadar ben kendisine izin için ayrılacağımı ve kendisinin de merak etme ben izin kâğıdını ayarlarım demiş olmasına rağmen bunu inkâr edecekti kafasına koymuştu.
Moralim çok bozulmuştu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Memur ve hizmetli de tutanağı imzaladıklarına çok pişman olmuşlardı. Sinirlerim gergin bir şekilde okulda dolaşıyor çatacak birini arıyordum. Bayan olmasa üstüne yürüyüp döğesim geliyor ama bunun benim için daha kötü sonuçlar doğuracağını biliyordum. Bu cezayı almam yöneticilik hayatımın sona ermesi demekti.
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gidip abimin tanıdığı arkadaşının hanımı şefle görüşmeye karar verdim. O zamanlar henüz yeniyim kimseyi tanımıyorum, tutacak dal arıyorum. Doktora gitme bahanesiyle izin alıp İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gittim. Abimin arkadaşının hanımını bulup durumu ona anlattım. Beni Mustafa Bey dediği ak saçlı babacan bir şube müdürünün yanına götürdü. Tüm gerçekleri birer birer anlattım ona. Sakin bir şekilde beni dinledikten sonra:
‘’Biz o müdürün ne olduğunu çok iyi biliyoruz, arkasında onu destekleyen bazı siyasetçiler var ama merak etme hocam, ben sizin doğru söylediğinize inanıyorum,’’ dedi.
‘’Şimdi şunları yapmanızı istiyorum, birincisi, muhakkik ya da müfettiş inceleme/soruşturma için okula geldiğinde; izne, babanızın acil şeker komasına girmesi sebebiyle ayrıldığınızı, kendisine haber verdiğinizi, evrakları kendisinin imzalayarak resmi işlemi başlatacağını ancak okul müdiresinin size tuzak kurduğunu, Hatay’a gitmediğinizi, abinizin babanızı Adana’ya getirdiğini, sizin de babanıza iki gün boyunca hastalık işleri sebebiyle yardımcı olduğunuzu, bu yüzden okula iki gün gelemediğinizi, okulların da yarıyıl tatilinde olması sebebiyle okulda yapacak önemli bir işin olmadığını ifadenizde söyleyeceksiniz. Ayrıca hastane ya da özel bir doktora acil olarak getirildiğine dair bir rapor alıp onu sağlık müdürlüğünden onaylatacaksınız, ikincisi ise memur ve hizmetli tutanağın zorla baskı yoluyla kendilerine imzalatıldığını ifadelerinde söyleyecekler.’’ dedi.
İçim rahatlamış şekilde teşekkür ederek ayrıldım şube müdürünün odasından. Ertesi gün hemen işe koyuldum. İlk iş olarak babam için rapor almalıydım ama nasıl? Devlet hastaneleri geriye dönük rapor veremezdi. Abimin tanıdığı özel bir doktoruna gidip durumu anlattım. Daha önceden de babamı birkaç kez rahatsızlığı dolayısıyla kendisine getirdiğimizden ailemizi tanıyordu. Sağolsun hemen kendi reçetesi üzerine babamın acil olarak kendisine getirildiğine dair bir rapor hazırlayıp imzaladı. Aldığım bu raporu İl sağlık müdürlüğüne giderek onaylattım.
Hafta başında okulda kara kara düşünüyordum. Okul müdiresi işleri dolayısıyla okulda yoktu. Memurumuz yanıma gelerek ‘’Muzaffer hocam müdire hanımın bize imzalattığı tutanağı bulup yırtsak nasıl olur ,’’dedi.
‘’Nerede bulacağız ki o tutanağı?’ ’dedim.
‘’Masasının gözlerine baksak, ’’dedi.
‘’Masasının gözleri kilitlidir.’’
‘’Ben açarım o kilitleri, ’’dedi.
Beraberce birkaç anahtar, tornavida ve bıçak getirdik. Masanın sağ gözünü, anahtarlar, bıçak ve tornavidayla zor da olsa iz bırakmadan açtık. Çok dikkatli bir şekilde dosyaların içini karıştırmaya başladık. Sonunda tutanağı bulduk ama nasıl? Müdire hanım öylesine uyanıktı ki tutanağı bir dosyanın arasına koymuş ancak içtiği sigaraların izmaritlerini ve külünü koyduğu sigara tablasını da dosyanın arasına koymuştu. Yani dosyayı sert bir şekilde açsanız ya da karıştırsanız hemen küller ve izmaritler dosya içine dağılırdı. Belli ki dosyalarının, gizli evraklarının açılıp açılmadığını böyle kontrol ediyordu.
Dikkatli bir şekilde tutanağı alıp, dosyayı aynı dikkatle kapatıp çekmeceyi kilitledik. Memur ‘’Yırtıp atalım Muzaffer hocam,’’ dedi.
‘’Yok,’’ dedim.
‘’Peki, ne yapacağız?’’
‘’Sen bana bir çakmak getir bakayım’’
Memur mutfağa gidip bir çakmak getirdi. Tutanağı beraberce yakıp küllerini bile yok ettik. Yeni bir tutanak düzenlemek isterse imzalamayacaklarına dair de söz verdiler memur ve hizmetli.
Birkaç saat sonra Müdire Hanım okula geldi. Okulun içinde bir tur attıktan sonra odasına geçip kapısını kapattı. Kapısının önünden geçtiğimde daktilo sesi geliyordu. Belli ki İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne üst yazıyı yazıyordu.
Bizim Yaman Müdür bir süre sonra okulun içindeki çöp kutularını aramaya başladı. Tek tek okulda ne kadar çöp kutusu varsa hepsini döküp tek tek kontrol etti. Hatta kendini öyle kaptırdı ki okulun dışında yol kenarındaki Belediye’nin büyük çöp konteynerini elleriyle deşerek aramaya başladı. Anlaşılan tutanağı dosyaların içinde bulamayıp şüphelenmişti.
Biz de okulun penceresinden onu seyredip ‘ara, ara daha çok ararsın’ diyerek kıs kıs gülüyorduk.
‘’İyi ki yakmışız Muzaffer hocam,’’ dedi memur.
‘’Evet, aynen tutanağın bir parçasını bulsa yanmıştık, ’’dedim.
Tutanağı bulamayınca memurla hizmetliyi odasına çağırıp yeniden tutanak düzenlemek istedi ama bu sefer istediğini yaptırtamadı YAMAN MÜDÜR.
Bunun üzerine üst yazıyı ‘’Okulumuz Müdür Yardımcısı Muzaffer AKIN 2 gün görevine gelmemiştir. Gereğini bilgilerinize arz ederim, ’’diyerek düz bir yazı şeklinde İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne gönderdi.
Bundan sonra gelecek olan müfettiş ya da muhakkiki beklemekten başka çaremiz yoktu artık. Mart ayının sonuna doğru olağanüstü gelişmeler de yaşandı. Bakanlığa kadar ulaşan şikâyetler sonucunda bizim yaman müdürü Nisan ayı başında görevden aldılar.
Her ne kadar kendisi istemese ve ben de kendimi hazır hissetmesem de İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Müdür Vekili olarak beni görevlendirdi.
Ben Müdür vekili olarak görev yaparken Nisan ayı sonuna doğru İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü adına görevlendirilmiş bir muhakkik bizim olayla ilgili inceleme/soruşturma yapmak üzere okula geldi. Olayları tüm ayrıntılarıyla kendisine anlatıp ifademi verdim. Babama düzenlenen raporu da kendisine sundum. Memur, hizmetli ve okuldaki öğretmenlerden de alınan ifadeler sonucunda gerçekler ortaya çıktı. Bir süre sonra dosyanın kapandığı haberini alıp bu işten alnımızın akıyla kurtulduk.
‘’Sen doğru ol eğri belasını bulur,’’ diye güzel bir söz vardır. Gerçekten adalet ağırdır ama eninde sonunda gerçeklerin ortaya çıkmak gibi de bir huyu olduğunu görüyoruz.
Tüm eğitimcilere son olarak diyeceğimiz son söz, dünya kimseye kalmıyor. Bir eğitimci kimsenin karşısında eğilmemeli, torunlarınıza dik duruşunuzla ilgili anlatacak anılarınız olmalı. Emekli olup sokakta yürürken selam verip alacak insanlar olsun hayatınızda ve ‘’Ne yaparsanız yapın ama son yaptığınız iyi olsun’’ diyorum.

                                                                                                           EMİN DOĞAN
                                                                                                    EĞİTİMCİ YAZAR ŞAİR
YAMAN MÜDÜR-Öykü YAMAN MÜDÜR-Öykü Reviewed by blogdefterimiz@gmail.com on Ekim 14, 2018 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.