Sayfa Üstbanner

Yaşam 360

BAYRAMCALIK



Bir ocak ayı sabahında öylesine sert bir kış günüydü ki her yer donup buz tutmuştu. Yollarda yürümek için adeta cambaz olmak gerekiyordu.
‘’Yürürken ellerin cebinde olmayacak.’’ demişti babam ama o zaman da elleri üşüyordu insanın. Evlerin çatılarından sarkan buz sarkıtları köyümüzün çamurlu sokaklarında görsel bir güzellik oluşturuyordu. Sis köyümüzün her tarafını sarmıştı. Karşı tepelerdeki çam ağaçları zorlukla görünüyordu.
 Sobaların yakılmasıyla bacalardan gri, siyah dumanlar kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Serçeler açlıktan zayıflamış halde, yemek artığı bulmak için evlerin kapı önlerine kadar gidiyorlardı. Ağaçlar tüm yapraklarını dökmüşler, çıplak halde kar tanelerine sarılmışlardı. Evimizin önündeki yaşlı zeytin ağacının dalları karın ağırlığına dayanamayarak kırılmıştı. Geceleri soğuktan yanımıza kıvrılan küçük kedimiz evimizin önünde kapının açılmasını bekliyordu.
   Evimizin yanı başında, topraktan yapılmış tek pencereli küçük bir evde oturan dedem, sobasına bizim evin bahçe kenarında, kış için hazırladığımız odun ve çalılardan alıp yakmak için güçlükle yürüyordu. Ayaklarında dizlerine kadar uzanan eski uzun siyah çizmeler vardı. Siyah şalvarının üzerinde yıllardır gördüğüm eski yırtık bir pardösü vardı. Yaz kış demeden hiç çıkarmazdı bu pardösüsünü üzerinden. Başındaki sekiz köşe şapkasının arkasını öne alnına gelecek şekilde takmıştı. Ermiş insanları andıran uzun beyaz sakalları ise nerdeyse tüm yüzünü kapatmıştı. Tahtadan yapılmış yıllanmış bastonunu kara saplaya saplaya yürürken:
Beni görünce bağırdı!
‘’Mehmet!’’
‘’Efendim dede.’’
‘’Ne duruyorsun orda oğlum, gel bana yardım etsene!’’
‘’Tamam, geliyorum dede.’’
Huysuzdu biraz dedem. Ninem öldükten sonra, babam bizim evde kalması için o kadar çaba harcamış ama gelmem de gelmem diyerek o ninemle beraber yaşadığı küçük toprak evden çıkmamıştı. Belki de hayat arkadaşıyla yaşadığı anılarını bırakmak istemiyordu. Tüm işlerini kendisi görürdü. Kendisi istemese de her gün annemin yaptığı yemeklerden birazını tabaklara koyup dedeme götürürdüm.
Dedeme odun ve çalıları karların altından zorlukla çıkartarak verdim. ’’Sağ ol torunum. ’’dedi.
Severdim dedemi. Bazı akşamlar yanına gider gaz lambasının ışığında yanı başına uzanırdım. Hikâyeler anlatırdı bana kısık sesiyle yavaş yavaş. Hikâyelerdeki masal kahramanlarını öylesine dramatize ederdi ki bazı geceler rüyalarıma girerdi.

 Bazı geceler de onun yanında uyuya kalırdım. Beni kaldırmaya kıyamaz eski pamuk döşeğinde yatırırdı. Arada bir de döşeğine işer azarını da işitirdim. Önce azarlar sonra da başımı okşayıp ‘’Bana çekmişsin ben de on dört yaşıma kadar altıma işedim.’’ diyerek gönlümü alırdı. Sabah erkenden kalkar namazını kılardı. Her gün onun yanında yatmak istesem de annem izin vermezdi. Topraktan yapılma küçük odası, kışın sıcak, yazın da serin olurdu. Babam, dedemin toprak evini yıkıp, yerine beton bir ev yapmak için çok uğraşmış ama ikna edememişti onu.
     Soğuktan üşüyen ellerimi ısıtmak için cebime atayım dedim ama benim ne ceketim ne de montum vardı. Dedemin yırtık pardösüsü gibi eski bir giyeceğim de yoktu. Sonra ellerimi yamalı, siyah, ayakları kısa pantolonumun ceplerine soktum, ısınması için. Ellerimin üzeri soğuktan çatlamıştı. Annem arada bir zeytinyağı sürerdi ellerime çatlakları iyileştirmek için.
 Ayaklarımda mavi renkli lastik çizmeler vardı. Yan tarafından yırtılınca, babam ateşte ısıtılmış sıcak demirle, yırtılan yerin üzerine farklı bir lastik yapıştırarak yama yapmıştı çizmeme. Soğuktan korumuyordu ama yapacak bir şey yoktu. Babam çizmemi ilk aldığında sevincimden yatarken ayağımdan çıkarmamış çizmeyle yatağa yatıp uyumuştum.
 Çoraplarım topuk yerlerinden delinmişti. Annem birkaç kez yama yapıp dikmiş ama artık dikiş de tutmaz olmuştu. Arkadaşlarımın evlerine gittiğimde çoraplarımdaki delikler gözükecek diye korkuyor, göstermemek için ayaklarımı arkaya doğru büzüyordum.
Soğuk bir kış gününde bir bayram sabahıydı aslında. Kurban bayramı. Bu sene ekonomik durumumuz iyi olmadığından babam ne kurban, ne de bana ve kardeşlerime bayramcalık alamamıştı. Üzülüyordum ama olsun dedim kendi kendime paramız olunca babam zaten alır.
………………………………………………………………………………………………………………………………………………..
Aradan yıllar geçmiş, ben de evlenip bir çocuğum olmuştu. Eşimle bir mağazada sekiz yaşındaki oğlumuza bir bot alırken gözlerim doldu, ağlamamak için zor tuttum kendimi. Ne kadar şanslıydı şimdiki çocuklar. İçim burkularak anımsadım o eski günleri.
O zamanlar her istediğimiz zaman elbise alamazdı ailemiz. Bayramdan bayrama yeni elbiseler alınırdı çocuklara. Onun adına da ‘Bayramcalık ’denirdi. Anne babalar bayramlardan birkaç gün önce şehire gider çocuklarına bayramcalık alırlardı. Bayramcalık alınırken ayakkabılar ve elbiseler biraz büyük alınırdı. Bir sonraki yıl da giyebilelim diye.
Bayram öncesi yeni elbiselerimiz alındığında sevinçten adeta havalara uçardık. Kardeşlerimize ve arkadaşlarımıza yeni elbiselerimizi göstererek kabarırdık. Bayramlarda arkadaşlarımızla harçlık toplamak için köydeki tüm evleri ziyaret ederdik. Tabi ki öncelik akrabalarımızdaydı.
Bayramlaşmaya gidilen evlerden biri para vermişse, sokakta arkadaşlarla haberleşir, hemen biz de oraya doğru koşardık. Para verenleri hiçbir zaman unutmaz, diğer bayramlarda da ilk önce oraya giderdik bayramlaşmaya.
Küçük oğlum, bottan sonra bir de pantolon almamızı isteyince yine eski günlere gittim. Siyah bir pantolonum vardı, abimden kalmıştı bana. Ön tarafından, dizden yırtık yerlerine başka kumaşlardan yama yapmıştı annem. Arada bir arkadaşlarım pantolonumdaki yamaları ima ederek ‘Lambalı ’diyerek dalga geçerlerdi benimle. Arka yerinden her seferinde dikişleri sökülür, annem de beyaz iplikle dikerdi. Dikişler okulda söküldüğü zaman da bazen alay konusu olurdum arkadaşlar arasında:
‘’Mehmet, dükkân açılmış oğlum!’’
‘’Mehmet, kestaneler ortaya çıkıyor lan!’’
Hanife öğretmenim, arkadaşlarımın yaptığının yanlış olduğunu söyler, eve gönderirdi beni. Eve geldiğimde kimseye göstermeden sessizce ağlardım.
O hafta sonu Hanife öğretmenim evimize gelmişti. Üstüm başım kirliydi. Onun karşısına öyle çıkmamak için evden uzaklaşmak istedim ama öğretmenim ısrarla beni görmek isteyince çaresizce odaya girip ‘’Hoş geldin öğretmenim, ’’diyerek bir köşeye oturdum.
Öğretmenim, İnsanın yüreğini okşayan o güzel sesiyle annemle babamın yanında konuşmaya başladı.
‘’Mehmet çok çalışkan, saygılı, doğru, dürüst bir çocuk. Ben okursa bir gün çok iyi bir meslek edineceğine eminim. Lütfen onu destekleyin. Ben de elimden gelen her şeyi yapacağım.’’ dedi.
Hanife öğretmenim yanında getirdiği bir poşeti de bana uzatarak:
’’Mehmet hadi bunları giy, bayramcalık olarak say. ’’dedi.
Annemle babamın gözlerine baktım. Başlarıyla onay verince poşeti alıp diğer odaya geçtim. Poşetin içinde bir pantolon, gömlek, ayakkabı, çorap ve bir de mont vardı. Giyinip öğretmenimin yanına geçip ellerini öptüm.
Babam: ’’Elbiseleri giyince adama benzedin oğlum.’’ dedi.
Öğretmenim ise: ’’İnsanları insan yapan elbise değil yüreğidir.’’ dedi.
Yıllar içerisinde Hanife öğretmenimin yardımları, burs ve kredilerle okuyup hâkim oldum. Onun bana öğrettiği insanlığı ise hiçbir zaman unutmadım.
Oğlum giyinme odasından pantolonunu ve botunu giyip çıktığında ‘’Nasıl oldum baba yakışmış mı?” diye sordu. Ben de ona öğretmenimin yıllar önce babama verdiği cevabı verdim:

‘’İnsanları insan yapan elbise değil yüreğidir oğlum.’’

EMİN DOĞAN EĞİTİMCİ YAZAR, ŞAİR
BAYRAMCALIK BAYRAMCALIK Reviewed by blogdefterimiz@gmail.com on Kasım 29, 2018 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.