Sayfa Üstbanner

Yaşam 360

KURTAR BENİ KARDAŞ !




     Yedi kardeştik ama en sessizimiz, en zavallımız, en masumumuz ve en kadersizimiz de oydu. Babam rahmetli daha on yedi yaşındayken resmi nikâhsız olarak kocaya vermişti onu. Yetmişli yılların başlarında çok da önemli değildi resmi nikâhlı olmak. Bir yıl geçmeden bir kızı olmuştu ablamın. Kızının kırkı çıkmadan da eşi bir trafik kazasında vefat etmişti. Kayınbabası ve kayınvalidesi oğullarının ölümünden daha bir ay geçmeden ablamı kapı dışarı ettiler. Kendi oğullarından olma torunlarını da reddettiler üstelik miras kalır diye.

 Henüz 10 yaşındaydım ama evimizdeki olan her şeyin farkındaydım. Bir gece vakti akrabalarımızla beraber ablama verilen eşyaları alıp evimize getirdik. Ablam daha 2 aylık bebeğiyle beraber bizimleydi artık. Üstelik bebeğin boynunda da yumru şeklinde bir kitle vardı.
Güzeldi ablam, esmer tenliydi. Gözleri hepimizin gözlerinden daha güzel çimen yeşiliydi. Uzun siyah saçları beline kadar uzanırdı. Bazen saçlarını koluma dolar oyun oynardım onunla. Bağırdığı zaman bile sesi pek çıkmazdı. Kısacası orta boylu bir köylü güzeliydi o.

Annem ve babam çapa çapalamaya, pamuk toplamaya onunla beraber gönderirlerdi bizi. O,bizden birkaç yaş büyüktü ama bize hem annelik hem de babalık yapardı. Çukurova’da ve Amik Ovası’nda çadırların içerisinde. Tutumlu olmayı ve aza kanaat etmeyi ondan öğrenmiştim.

Allah kimseyi yoksullukla terbiye etmesin derler ya yoksulduk. Şimdi ablam evimize bir çocukla gelmiş evin huzuru daha da kaçmıştı. Bu durumdan en çok da annem rahatsız oluyordu. Babam, ablamın kızını ölen babasının üzerine geçirmek için babalık davası açarak mahkemeye vermişti. Yaklaşık üç yıl boyunca mahkemelere gidip geldiler. Güçlüye karşı durmak o zamanlar daha zordu, üstelik mahkemelerde bile. Düğün dernekli gelin giden ablama köyden şahit olarak yazdırılanlar da ablamın kayınbabasının baskısıyla bildiklerini bilmez oldular. Şimdilerin deyimiyle üç maymunu oynadılar yani. Sonunda pes etti babam duruşmalara gitmez oldu. O zamanlar DNA testi de bilinmiyordu ya da biz bilmiyorduk.

Zaman geçtikçe ablamın kızının boynundaki kitle de büyüyordu. Babamın sosyal güvencesi de yoktu. Yaklaşık 25 yıl sonra babam rahmetli olduktan sonra notlar yazdığı küçük bir defterden öğrendim ki zavallı babam ablamın küçük kızını borç para bularak Adana Balcalı Hastanesi’ne götürüp ameliyat ettirmiş. Hatta o zamanlar geçici olarak çalıştığı işyerinden hastaneye gitti diye bir haftalık yevmiyesini kestiklerini de yazmış.

Evde huzur yoktu. Köyün dedikoducu kadınları da annemi kışkırtıyorlardı. ’’Elin kabullenmediği çocuğu siz niye kabulleniyorsunuz, ’’diye. Sonunda şehirden birine evlatlık verildi yeğenimiz. Hepimiz içimiz sızlayıp ağlayarak kabul etmek zorunda kaldık bu hazin sonu. Ablam günlerce ağlayıp gözyaşı döktü. Bizler ise küçüktük, hiçbir şeye müdahale edecek durumumuz yoktu. Ablam üzüntüsünden bir süre Adana da göğüs hastalıkları hastanesinde tedavi gördü ve iyileşti.

Bir süre sonra ablam gibi eşi ölmüş şimdiki eniştemiz, ablamı istedi. Dul bir kadın olmak o zamanlar daha zordu. Hele de köy yerinde. Babamgil de olur verince ablam ikinci evliliğini yaptı. Zaman içerisinde şimdiki eşinden de altı çocuğu oldu.

Yıllar birbirini kovaladı. Ben büyüyüp öğretmen olmuştum. Ablamın yoksul ama mutlu bir hayatı devam ediyordu ta ki 2003 yılının Nisan ayına kadar. Son zamanlarda fırsat bulup köye gittiğimde bana hep sol yanı başında bir ağrı olduğunu söylüyordu. Bana çok güvenir her şeyini benimle paylaşırdı ablam.’’ Abla, orada bağırsaklar var, genelde çok önemli şeyler olmaz ama yine de bir kontrol için doktora gözük, ’’dedim.

 O zamanlar şimdiki gibi her yerde olan özel hastaneler yoktu ve sosyal güvence olarak da Yeşil Kart’ları vardı. Devlet hastanelerine de sevkli olarak gidilebiliniyordu.

 Evimizin telefonu ne zaman geceleri geç vakit çalsa hep korkardım ben. Bir Nisan gecesinde, Adana da portakal çiçekleri her yeri buram buram kokuturken, saat gece yarısını gösterdiğinde evimizin telefonu uzun uzun çaldı yine. Telaşla korkarak açtım telefonu. Arayan ablamın kocasıydı. ”Ablamı gece Antakya Devlet hastanesine acile getirdiklerini, hastaneye yatması gerektiğini söylediklerini, durumun ciddi olduğunu, doktorların gerekirse Adana ya sevk edeceklerini söyledi.”
Ben de “Yarın hemen Adana Numune hastanesine sevk ettirin burada daha iyi teşhis ve tedavi yapılabilir, “dedim.
Ertesi gün ablam Adana’da bizim yanımızdaydı. O zamanlar, öyle istediğin gibi hastaneye gidip doktora muayene de olamazdın. Önce doktorun özel muayenehanesine gidip özel muayene ücreti verip ancak ondan sonra hastanede tahlillerini yaptırabilirdin. Nihayetinde biz de o yolu izledik. Önce bir Gastroenteroloji uzmanına muayene ettirdik ablamı. Daha sonra hastanede tüm kan tahlillerini, filmlerini ve kolonoskopisini çektirdik.

Tahlil sonuçlarını doktorun özel muayenehanesine gidip gösterdik. Doktor, sonuçlara bakarken kara bir gölge yüzüne düştü sanki. Anladım kötü bir şey olduğunu tecrübelerime dayanarak.
Doktor bir reçete yazdıktan sonra: ’’Sizi bir genel cerrahi doktoru arkadaşıma göndereceğim bir de o baksın,’’ dedi. Kapıdan çıkarken bana ‘’Sizinle biraz konuşabilir miyiz?’’ dedi.
Telaşlı, meraklı ve biraz da kötü bir haberi alacağımı bilircesine umutsuzca baktım doktorun gözlerine.
‘’Kalın bağırsak da bir kitle olduğunu bunun muhtemelen kolon kanseri olduğunu, iyi bir cerrahi ameliyatla alınabileceğini bunun için de bir cerrah la görüşmek gerektiğini söyledi.” Kanser dediğinde gözlerim bir şey görmez oldu, kulaklarım çınlamaya başladı. Çukurova’nın portakal çiçeği kokuları, burnuma istenmeyen itici bir yemek kokusu gibi gelmeye başladı doktorun odasında. Siyah deri koltuk üzerine bir çuval gibi yığılı kaldım.
Ablam ve eniştem dışarıda meraklı gözlerle beni bekliyordu. Merak edilecek bir durum olmadığını kolon da küçük bir kitle olduğunu bunun ameliyatla alındığında hiçbir şeyinin kalmayacağını söyledim.
Çok saftı ablam, ben ne dersem inanırdı. Ona hemen böyle bir kara haber vererek moral olarak çökertemezdim. Ama enişteme anlatmalıydım onun bilmesi gerekiyordu. Genel cerrahi uzmanına gitmeden de uygun bir dilde anlattım. ’’Her şeye hazırlıklı olmalıyız, ’’dedim.
Koca adam hüngür hüngür ağlamaya başladı.’’ Ben altı çocukla ne yaparım tek başıma, ’’dedi. Çaresiz gözlerle uzaklara bakarak.
‘’Allahtan umut kesilmez enişte, ’’dedim. Onu teskin etmek için.
Ertesi gün yine aynı dönme dolap bizi bekliyordu. Önce genel cerrahın özel muayehanesine gittik. Cerrah, filmleri, rapor ve tahlilleri inceledikten sonra hemen ameliyat olması gerektiğini söyledi.
Ablamı Numune hastanesine yatırdığımızda bir Mayıs sabahıydı. Bir gün sonra ameliyata aldılar. Ameliyat sonrası ben de çok umutluydum inşallah tümör tam olarak temizlenmiştir ve iyi huyludur dedim içimden. Birkaç gün içinde kendini toparlar dedik ama ablam gittikçe kötüleşmeye başladı. Cerrahi doktor, alınan tümörün yapılan laboratuvar analizinde kötü huylu olduğunu, kendisinin de tümörü tam olarak temizleyemediğini ve tümörün yavaş yavaş yayılmaya başladığını söyledi.
‘’Ne demek temizleyemediniz?“ dedim sert bir ifadeyle.
‘’Kabul ediyorum bu benim hatam! ’’dedi, üzgün bir ifadeyle.
Yanımızdan uzaklaşıp giderken, yakasına yapışıp bir kafa atmak geldi içimden ama yapamadım. Yine askerlikten kalma sorunlar üzerime gelip dayanılmaz olduğunda yaptığım gibi heeyytt, diye bağırdım! Hastane koridorları sesimle yankılandı. Odalardan çıkanlar bakışlarını bana fırlattılar. Hemşireler ve güvenlik görevlileri bana doğru koşuştular. İsyan ettim ablamın kaderine, yoksulluğa…

Doktorlar ablamı Ankara’ya Onkoloji hastanesine götürmemiz gerektiğini söylediler. Nasıl götürecektik, kim yanında kalacaktı, eniştemin maddi durumu iyi değildi, çocuklarının çoğu henüz ergenlik çağında idiler.

Sonunda Balcalı hastanesi onkoloji servisine sevk ettiler ablamı. Çukurova’nın haziran temmuz sıcağında orada yattı ablam gittikçe kötüleşerek. Ben ise hala her gün ona iyileşeceğiyle ilgili umut veriyordum. Okul müdürü olmam sebebiyle her akşam okul çıkışı arada bir de öğlenleri onu görmeye gidiyordum.
Bir öğle vakti onu görmeye gittiğimde doktorlar artık bir umut kalmadığını, son zamanlarını evinde geçirmesini tavsiye ettiler. Yanına oturup ellerini öptüm tüm içtenliğimle:“Ben geldim abla, “dedim. Gözlerini açıp: ‘’Hoş geldin Mehmet!’’ dedi. Hırlayan bir ses tonuyla. Sonra ‘’Bana biraz kiraz alır mısın? ’’dedi. Hemen hastaneden çıkıp üç yüz metre ilerdeki markete girip sebze, meyve reyonuna yöneldim. Şansımdan vardı kiraz. Bir kilo alıp tekrar hastane odasına doğru yöneldim. Yıkayıp ağzına verdim kirazı ablamın. Ağzında çiğneyip çiğneyip geri çıkardı.
Ona bakarken benim de bir yerlerim eriyordu sanki. Bu yüzden de yanına gittiğimde fazla kalmıyordum. Tam odadan çıkıp giderken arkamdan zorla seslendi:
—’’Mehmet!’’
—‘’Efendim abla’’
—‘’KURTAR BENİ KARDAŞ!’’

Kendimi tutamadım attım dışarıya, gözlerimden yaşlar dere gibi akarken. Koşarak indim merdivenlerden otoparka doğru.
Ağustos ayında ablamı hastaneden çıkarıp, köydeki evine götürdük. Ben de yıllık iznimi alıp köye gittim. Bu arada her türlü bitkisel ilaçları da kullandık ablamın iyileşmesi için. Kanser artık vücudun tümüne yayılmıştı. Acılarını dindirmek için “Yeşil Reçeteli” ağrı kesiciler kullanıyorduk ama nafile hiçbir şey kar etmiyordu amansız hastalığa.

Bu arada ablamın ilk eşinden olma evlatlık verdiğimiz kızını bulup son günlerinde onu görmesini istedik. Aslında yıllar boyunca takip ettik onu ama belli etmedik. Nerede, hangi okulda okudu, kime benziyor vb. Abimle birlikte Antakya’da evlatlık verildiği evde ziyaret ettik onu. Büyüyüp kocaman bir kız olmuş, İngilizce öğretmeni olarak Karadeniz Bölgesi’nde bir il’ de görev yapıyordu. Onun yaşadıkları ise bir filme konu olacak kadar dramla doluydu.
Gelmedi annesini görmeye. Son günleri olsa da gelmedi. Aslında o da haklıydı.
 ’’Ekmeğinizi ben mi çoğaltıyordum, ’’dedi.
 Bilmiyordu ki bizim yanımızda kalsa belki yaşamayacaktı. İçimiz burkularak ayrıldık oradan. Kaderin bize biçtiği sonu beklemeye başladık.

Ağustos ayının sonu gelmişti.1 Eylül’de tüm öğretmenler görevinde olmak zorundaydı. Adana ya dönmeden bir gün önce ablamın yanına gittim. Son olarak onunla helalleşmek istiyordum.
Ellerini avuçlarımın içine alıp ‘’Hakkını helal et abla, ’’dedim.
Gözlerini yarım açıp gülümseyerek, ’’Helal olsun kardaş, ’’ dedi. İçim parçalanarak ayrıldım yanından.

Çocuklarımı alıp Adana ya döndüm. Ben döndükten sonra duydum ki anneme ‘’Mehmet benden helalleşti ben öleceğim ana! ’’demiş.
Aradan on gün geçmişti ki kara haber ulaştı. Ablam son nefesini Allah’a teslim etmişti. Arkasında ilk eşinden bir, ikinci eşinden altı çocuğu geride bırakarak ve ölene kadar derdinin ne olduğunu bile bilmeyerek…


EMİN DOĞAN
EĞİTİMCİ YAZAR-ŞAİR

KURTAR BENİ KARDAŞ ! KURTAR BENİ KARDAŞ ! Reviewed by blogdefterimiz@gmail.com on Kasım 17, 2018 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.