Sayfa Üstbanner

Yaşam 360

SINIRLAR



                     

     Üniversite yıllarında orijinal bir ferman ile tanışmamız orijinal bir konuyla olmuştu. Daha doğrusu işinin ehli bir hoca tarafından bilerek seçilmiş olduğu bugünden geriye anlaşılan bir fermandı. Fermana geçmeden Konya ekolü denebilecek kadar mesleklerinin erbabı olan hocaların en verimli zamanlarına denk gelen öğrenciliğimden dolayı bahtiyar olduğumu belirtmek isterim. Hemen hepsinin bugün unvanlarını kazanmış olmalarından ziyade bir arada olmaları ayrıca bir güzellikti. Fermanın konusu 1530 lu yıllarda Macaristan’da hırsızlık yapan bazı Osmanlı vatandaşlarının tutuklanması ile ilgiliydi. Kanuni fermana filan filan yerlerin hükümdarı, filan filan yerlerin padişahı olan ben şeklindeki meşhur girişiyle başlar ve bir vilayet kralı olan sen diyerek Macar kralının bazı vatandaşlarının ülkesinde hırsızlık yaptığı bahanesiyle tutuklamak gibi bir densizlik yaptığını duyduğunu söyler. Kendi vatandaşlarını ancak kendisinin yargılayabileceğini, şeriata göre gayrı müslimlerin şehadetinin kabul edilmemekle birlikte Macar vatandaşların dostluk bozulmasın diye dinleyebileceklerini söyler. Derhal vatandaşların salıverilmesini isteyerek kılıcının kudretinin bunu yaptırmaya muktedir olduğu tehdidiyle fermanı bitirir. Olayın ülke dışında olması, suçun kendi ülkemizde de suç sayılması bir yana vatandaşların teslim edilmesini değil de salıverilmesini istemesi ayrıca düşündürücüdür. Belli ki yapılan eylem el altından desteklenmekte ve sınırlar bir sonraki fetihler için zayıflatılmaya çalışılmaktadır.
Günümüzün dünya vatandaşlığı savunucularının hiç beğenmeyeceği bu hareket tarzının insan haklarının yılmaz savunucusu olan Avrupa devletlerinin diğer devletlerde uygulaması, hukuk ve adaletin beşiği olarak kendini pazarlayan Amerika’nın bazı zamanlarda savaş sebebi sayacak kadar ileri gitmesi aslında hep aynı sebebe dayanır: Güç. Tehlikeyi sınırların dışında tutma isteği güçlü devletlerin öncelikli stratejilerinden birisidir. Ukrayna ile Kırım arasındaki krize Rusya’nın müdahale etmesi ve Kırımın bağımsızlığının engellenmesinde Rusya kendisini sınır güvenliği olarak savunmuştu. Avrupa devletlerinin Ukrayna safında yer alması da sınır güvenliği olarak açıklanmıştı. Demem o ki devletler hiçbir hukuki açıklaması olmasa da bu uygulamayı devam ettirmektedirler. Türkiye’nin Suriye’de ne işi var dediklerinde aklıma bu olaylar gelir.
Doğal sınırlar diye bir kavram vardır. Ulaşımın tıkandığı dağ veya çöl gibi yerler kastedilir. Ancak farklı millet veya dinlerden insanların sınırını da ifade eder. Tarihin meşhur Kasrı Şirin antlaşmasının yüzyıllar boyunca devam etmesinde şii/sünni inançlara göre sınırın çizilmesinin etkisi büyüktür. Bugün Türkiyenin Batı Trakya. Nahcivan, Suriye ve Kıbrıs gibi bölgelerde bir türlü istikrar sağlanmamasında sınırlar çizilirken millet ve inanç gözetilmediği bir yana fiziki doğal sınır dediğimiz sınırların da gözetilmediği anlaşılıyor. Bir de işin ticaret boyutu var tabi. Bölgelerinde yol ve doğa şartları itibarıyla ticaret merkezi olan Edirne, Batum, Kerkük ve Halep gibi kentlerin hinterlant bağlarının ülke sınırları bahanesiyle kesilmiş olması bu şehirlerin körelmesine nedendir. Kurtuluş Savaşındaki Misakı Milli sınırlarının da Türklerin doğal sınırları olarak görülmesi de etkili olmuş denilebilir. Mondros Mütarekesindeki sınırların esas alındığı bilinmektedir. Ancak daha iddialı bir söylem ile savaş başlamadan önceki sınırlar demeyen Son Mebusan Meclisi bence bu doğal sınırlar gözüyle olayı değerlendirmiş olmalıdır.
Osmanlıdaki millet sistemi her inanç grubunun ayrı mahalle ve köylerde ikamet etmesi esasına dayanır. Bu sınırlamayı Osmanlı koymadı. Zaten yerleşim yerleri şekillenirken bu sınırlar üzerine inşa oldu. Osmanlı mevcut durumu hukuki sınırlara dayandırarak korudu ve geliştirdi denilebilir. Tanzimata kadar süren bu uygulamada şehirleşmenin başladığı 1950li yıllara kadar başlayan iç göçte de aynı hassasiyetin hukuken olmasa da fiilen devam ettiği görülür. Büyüyen şehirlerdeki mahallelerin oluşumunda inanç ve memleket referansı açıkça görülür. Bugün komşuluk ilişkilerinde de hissedilen bu durumun sadece dini nedenlerle beslenmediği, kültürün her unsurunda kendini gösterdiği de ayrı bir bakış açısı gibidir.
Yeni bir medeniyet iddiasındaki bir devlet, rejim ihracı amacıyla sınırlarındaki şehirleri güçlü ve gösterişli göstermeyi amaçlamıştır. Sovyet Rusya’nın geniş coğrafyasına rağmen Avrupa sınırlarındaki kentlerini ayrıca önemseyerek inşa ettiği, iç bölgelerdeki kentlerden sadece yönetim merkezlerinin önemsediği görülür. Yine benzer şekilde başkentin Ankara’ya taşınması sonrasında Ankara’nın önemsenerek inşa edilmesi de tıpkı Osmanlının İstanbul’u fetihten sonra önemsemesi gibidir. Gaye hep aynıdır. Günümüzün sanal gezintilerinin tavan yaptığı bir ortamda bu politika ne kadar devam ettirilebilir bilmiyorum fakat son yıllarda şehirlerin kendi tarihselliğinin korunarak imar edilmeye çalışılması bana yöresel güzellikleri yaşatmak için güzel bir düşünce gibi gelir.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine girememesinde iki görüş hep savaşır. Kimi bizi dini inancalarımızdan dolayı almadıklarını, kimi de ekonomik güç olarak nüfusumuzun gençliğinin lider Avrupa devletlerinin korkuttuğunu söyler. Benim hafızamda kalan, bir üniversitenin 2000 yıllarında İstanbul’da yapılan Avrupa Birliğinden beklentileri araştıran anketi bu savaşa yeni bir cephe açar. Anketin 3, sorusunda en çok Avrupa’nın hangi kentinde yaşamak istersiniz sorusuna % 59 oranında Paris cevabı verilirken, 51. Soruda bir Fransız komşunuz olmasını ister misiniz sorusuna ise %53 oranında hayır cevabı verilir. Benim anladığım diyoruz ki evet Paris gibi ultra lüks bir kentte yaşayalım ama “biz” olarak gidelim diyoruz. Üniversite hazırlık dershanesine giderken tarih hocasına hocam bizi niye AB ye almıyorlar diye sorduğumuzda “Oğlum adamlar kahve, kıraathane işletecek adamlar aramıyorlar ki, böyle zevkleri olsa alacaklar ama yok ki” demişti. Sebebini ve derinliğini zamanla anladığım bir cevap imiş. Sınırlarımızı farkına varmadan zaten koymuş olduğumuzdan bugün almasalar da olur diyebiliyoruz.
Eksen kayması, Türkiye’nin yönünü Rusya ve İran gibi ülkelere dönmesini tanımlayan bir deyim olarak kullanıldı. Rusya’nın kültürel olarak Avrupa devleti sayılmasına rağmen politik olarak muhalif olması Amerika’ya karşı bir liderlik mücadelesinden ileri gelir. İkinci Dünya savaşındaki müttefikleri bu tezi destekler. Ülkemizin Rusya ile olan tarihi ilişkileri pek de parlak değildir. Zannedersem bunun için ifadeye değiştirme değil de “kayma” eylemi eklenmiş olsa gerek. Ülkelerin bazen arada sıkışmaları zannedersem halkların doğal sınırlarıyla ilgili bir durum olsa gerek. Etrafımızda bu kadar toplum mühendisinin topluma ayar verme gayretlerinin altında bu yatmıyor mudur sizce? Ya da güncel deyimle “algı” çalışmalarının?..
SINIRLAR SINIRLAR Reviewed by Kamil Güden on Ocak 06, 2019 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.